Bu yazı 25 Ağustos 2008'de Açık Radyo web sitesinde yayınlanmıştır.
2009… İklim değişikliğiyle ilgilenenler birkaç sene sonra 2009 yılını dönüm noktası olarak adlandıracaklar. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi elbette Kyoto’nun yerini alacak yeni uluslararası iklim sözleşmesinin bu yılın sonunda Kopenhag’da tartışılacak olması. Büyük olasılıkla Kopenhag zirvesinden iklim değişikliğini durduracak anlamlı ve iddialı bir anlaşma çıkmayacak. Yine büyük olasılıkla Aralık ayında Kopenhag, iklim değişikliğini durdurmak için hükümetlerin ciddi adımlar atmasını ve radikal önlemler almasını isteyen aktivist gruplar tarafından bloke edilecek. Büyük eylemler, belki işgaller ve dünyanın bütün dikkatinin Kopenhag sokaklarına çevrilmesine neden olacak protestolar yaşanacak. Kopenhag büyük ihtimalle iklim değişikliğine karşı küresel aktivizmin Seattle’ı haline gelecek. Bu nedenle yıl sonundan itibaren iklim değişikliğine karşı mücadele veren çevrelerin bugünkü dağınık ve nispeten sınırlı etkiye sahip yapısının değişeceğini öngörebiliriz. Önümüzdeki döneme dair hesaplarımızı şimdiden bu çerçevede yapmalıyız.
Ama 2009’un dönüm noktası olacağını iddia etmemin tek nedeni Kopenhag zirvesi, beklenen eylemler ve aktivizmin yaşayacağı dönüşüm değil… İklim değişikliğiyle ilgili araştırmacılardan da ardı ardına sarsıcı haberler geliyor. Buna yurt ve dünya haberleri arasında yer alan ve hala inatla küresel ısınmayla bağlantısı kurulmayan kimi olayları da eklememiz lazım.
Bilim çevrelerinden gelen sarsıcı haberler arasında ilk sırayı Geophysical Research Letters dergisinin 6 Ağustos 2009 tarihli sayısında yayımlanan bir araştırma alıyor. Birmingham Üniversitesi Jeoloji Bölümü’nden Graham K. Westbrook ve 18 arkadaşının imzasını taşıyan makalenin başlığı “Batı Spitsbergen kıyı çizgisi boyunca deniz yatağından metan kaçışı”[1]. Bu soğuk bilimsel makalenin özetini aynen çeviriyorum:
“Batı Spitsbergen kıtasal kıyı çizgisi boyunca deniz tabanında, 150-400 metre derinlikteki Gaz Hidrat Stabilite Zonu’nun (GHSZ) mevcut üst sınırından ve üzerinden 250’den fazla gaz çıkışı sütunu keşfedildi. Bazı gaz sütunları deniz yüzeyinin 50 metrelik bölümüne kadar yükseliyor. Gaz ağırlıkla metan. Kuzeye doğru yayılan Batı Spitsbergen akıntısında son 30 yılda yaşanan 1°C ısınmanın GHSZ’nin alanını azaltarak sonuçta deniz tabanındaki hidratın çözülerek metan gazının serbest kalmasına neden olduğu söylenebilir. Eğer bu süreç Arktik kıtasal kıyı boyunca yayılırsa okyanus içinde her yıl onlarca teragram metan serbest kalabilir.”
Westbrook ve ekibinin araştırmasını haberleştiren BBC muhabirleri Southampton Ulusal Okyanus Bilimleri Merkezi’nden Profesör Tim Minshull’a bu gözlem hakkındaki yorumunu sormuşlar. Minshull şöyle diyor: “Spitsbergen’de okyanus tabanı boyunca metan hidrat yatakları olduğunu biliyorduk ve okyanus ısındıkça metanın serbestleşeceğine ve sera etkisi üzerinde pozitif geri besleme yaratacağına dair görüşler de uzun süredir dile getiriliyordu, ama bu metan çıkışının zaten başladığına dair bu kadar güçlü bir kanıt bulunmasını beklemiyorduk.”
Uzun yıllardır aralarında James Hansen ve James Lovelock’un da olduğu bilim insanları okyanus tabanında serbestleşecek metan gazının küresel ısınmayı tetikleyecek en önemli pozitif geri beslemelerden biri olabileceği yolunda yorumlar yapıyorlardı. Hatta Alaska’da buzulların erimesi sonucunda ortaya çıkmış göllerden metan çıkışının görüntüleri internette çoktandır dolaşımdaydı. Ancak atmosferde halen bulunan sera gazı miktarını tek başına ikiye katlayabilecek bu kadar büyük bir metan kaynağının ısınan okyanusun tabanından fokurdayarak atmosfere karışması ihtimali bir bilim kurgu senaryosu gibi anlatılıyor, bazı iklim bilimciler tarafından 251 milyon yıl önceki Permian yok oluşta da etkisi olduğu iddia edilen bu metan çıkışı ihtimali bir tür son uyarı gibi algılanıyordu.
Anlaşılan o ki, bu olay bir korku filmi senaryosu değilmiş. Westbrook ve arkadaşlarının sonarlarının yanlış görüntü elde ettiğini ne kadar arzu etsek de, metan geri beslemesi başladı gibi görünüyor.
Bu yılı iklim biliminde bir dönüm noktası haline getirebilecek bu uğursuz keşfin etkisini bize aklımızı başımıza devşirmemize yetecek kadar zaman tanıyacak bir hızda, yavaş yavaş göstermesini dilemekten başka yapacak bir şey yok.
Bu yılın ikinci kötü haberi ABD’nin Ulusal Okyanus ve Atmosfer Bilimleri Yönetimi’nden geldi. NOAA, Güney Amerika’nın batısında yaşanan El Nino sıcak su akıntısının 2009-2010’da bir kez daha küresel iklimi etkisi altına alabileceğini açıkladı. Son yıllarda 3-4 yılda bir tekrarlanmaya başlayan El Nino etkisi, en son 2006’da yaşanmış ve 2006-2007 kışında aşırı sıcaklara ve izleyen yıl boyunca ciddi kuraklıklara neden olmuştu. El Nino ayrıca dünyanın çeşitli yerlerinde selleri ve diğer aşırı meteorolojik olayları tetikleyebiliyor.
Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu “Bildiğiniz Havaların Sonu” kitabında El Nino’nun dünyanın değişen iklimi nedeniyle önümüzdeki yıllarda daha sık ve yıkıcı biçimde ortaya çıkabileceğini, El Nino’nun Türkiye üzerinde de etkileri olabileceğini söylüyordu.
Ömer Madra’nın “Küresel Isınma ve İklim Krizi” kitabındaki El Nino bölümünden de bir alıntı yapalım. Pek iç açıcı bir alıntı olmayacağı konusunda baştan uyarayım ama:
“Lonnie Thompson ve arkadaşları atmosferik süreçlerin itici gücü olarak El Nino gibi tropik okyanus akıntılarını görüyorlar. Öte yandan Mark Cane diye bir başka iklimbilimci, iklim değişikliği ve tropik Pasifik’teki değişiklikler üzerine yazdığı bir makalede ‘uyuyan ejderha uyanıyor’ diye bir tabir kullanıyor. İklimbilimde tropik okul da denen bu insanlar motor güç gezegenin merkezinde yer alır diyorlar. Çünkü bütün hava ve okyanus akımları ekvatordan kutuplara doğrudur. (…) El Nino bir taraftan da kuraklığa yol açıyor. (…) Tropikleri araştıran iklimbilimciler bu sefer sürekli bir El Nino meydana gelebilir diyorlar. (…) Pek çok bilim insanına bakarsak El Nino küresel ısınmadan dolayı eskisi gibi 7 senede bir gelmeyebilir ve sürekli olabilir. Peki bu kadarı da saçmalık mıdır, abartı mıdır diye gidip sormuş Mark Bowen. Lonnie Thompson diyor ki, ‘El Nino’nun sürekli hale geleceği doğru mudur bilmiyorum. Ama saçma olmadığını söyleyebilirim.’”
Eğer 2009-2010 kışında El Nino bir kez daha kuvvetli biçimde yaşanırsa, küresel sıcaklıkların önümüzdeki yıl yeni bir rekor kırma ihtimali olduğunu söyleyebiliriz. Tabii bu konularda başta Hansen olmak üzere bilim insanlarının ne gibi yorumlar yapacağını beklemekte fayda var. Ama El Nino ihtimalini dilerseniz bu yıl okyanus sıcaklıklarının yeni bir rekor kırdığı, ölçümlerin başladığı 1880 yılında beri ölçülen en yüksek sıcaklık ortalaması olan 17 dereceye ulaştığı haberiyle birlikte okuyabilirsiniz. Çünkü bu yıl kırılan bir önceki rekor El Nino’nun yaşandığı 1998 yılına aitmiş. En son sular ısınır ilkesi gereği, okyanusların yaklaşık 40 yıllık bir gecikmeyle ısındığını düşünürseniz, karbondioksit salımlarının roket hızıyla artmaya başladığı 1970’lerdeki salımların okyanusları daha yeni yeni ısıtmaya başladığını da fark edebilirsiniz.
Bilim çevrelerinden gelen başka tatsız haberler de var. Antarktika’daki erimenin hızlandığı, atmosferdeki CO2 konsantrasyonunun 2008’de 387 ppm ile yeni bir rekor kırdığı, Kuzey Kutbu’ndaki yaz buzunun 2012’de tamamen eriyebileceği gibi…
Ama bu yıl dikkati çeken başka bir durum daha var ki, bilim çevrelerinden gelen tüm uyarıcı haberlerden çok daha ilginç. Çünkü 2009 yılında iklim değişikliğine dair olumsuz işaretler kadar göze çarpan bir şey de “kuşkucuların” yaptığı atak oldu. İklim değişikliğinin varlığını ve küresel ısınmaya insan etkinliklerinin, yani fosil yakıtların neden olduğunu kabul etmeyen ve genelde aralarında petrol ve kömür şirketlerinin de olduğu bazı şirketler tarafından desteklenen, aralarında bazı bilimcilerin de olduğu “iklim kuşkucuları” bu yıl bir atak daha yapmış gibi görünüyorlar. Önce “iklim iyiye gidiyor lobisinin” bir numaralı sponsoru American Enterprise Institute’un desteklediği baş kuşkucu Björn Lomborg’un iklim değişikliğine dair önlemler konusunda mevcut emisyon azaltma önlemlerini sorguladığı “konsensus grubu” raporu çıktı ortaya. İşin güzeli Danimarkalı Lomborg’un grubunun adının “Kopenhag İklim Konsensusu” olması. Tam Kopenhag zirvesi öncesi, ne tesadüf…
Ama bununla bitmiyor. Amazon kitapçısından bir tarama yaparsanız, son bir yıl içinde iklim değişikliğiyle ilgili yayınlanan kitapların ciddi bir bölümünün kuşkucu safta yer aldığını görebilirsiniz. Ciddi referansa sahip yazarlar tarafından yazılmasalar da ısınan havalarda içlerini serinletmek isteyen okuyucuların ve hala bilimin iklim değişikliğinin varlığını tartıştığını sanan medyanın bayağı ilgi gösterdiği bu tür kitapların bazılarının isimleri şöyle: “İklim Değişikliği ve Diğer Saçmalıklar”, “Akla Çağrı: Küresel Isınmaya Serin Bir Bakış”, “İklim Karmaşası: Küresel Isınma Nasıl Kötü Bilime, Yaltakçı Politikacılara ve Yoksullara Zarar Veren Yanlış Politikalara Neden Oluyor?”, “Kızıl Sıcak Yalanlar: Küresel Isınma Alarmcıları Nasıl Tehdit, Sahtekarlık ve Hileyle Sizi Yanlış Yönlendiriyor?”, “Üşüme: Küresel Isınma Teorisinin Yeniden Değerlendirilmesi: İklim Değişikliği Dünyanın Soğuduğu Anlamına mı Geliyor ve Eğer Öyleyse Bunun İçin Ne Yapmalıyız?” ve “Cennet ve Yeryüzü: Küresel Isınma – Eksik Bilim”. Türkiye’de de benzeri saçmalıkta bir-iki kitabın bu yıl yayınlandığını da ekleyebiliriz.
Bu kitaplara ve yazarlarına gülüp geçebilirsiniz. Ama Kopenhag’da dünyanın gelecekteki varoluşunu belirleyecek büyük zirve yaklaşırken bazı yayıncı, yazar ve medya kuruluşlarının hala küresel ısınma hakkındaki konsensüsü tartışmalı imiş gibi göstermeye çalışmaları bana hiç de rastlantısal bir zamanlama gibi gelmiyor. Tıpkı “yaratılışçıların” evrimi tartışmalı bir teori gibi gösterip evrimsel biyolojinin okullarda okutulması ve kamuoyunda görünür hale gelmesi tartışmalarını kilitlemeyi başarmaları gibi, “kuşkucular” da en kritik ve en acil dönemde iklim değişikliği gerçeğinin doğru anlaşılmasını dinamitlemeye çalışıyorlar. Bu yıl bu konuda daha dikkatli, daha uyanık olmak için de bir dönüm noktası olmalı.
Bu yıl tüm bu nedenlerle iklim değişikliği için bir dönüm noktası haline gelirken, bir yandan da Yunanistan’ı ve Türkiye’yi kasıp kavuran orman yangınları, Tayvan’daki tayfunlar, Çin ve Türkiye’deki seller ve benzeri iklim felaketleri medya ve kamuoyunu yönlendiren yazarlar tarafından iklim değişikliği bağlantısı kurulmadan ve bir mühendislik meselesine indirgenerek önemsenmemeye devam ediyor.
Kopenhag zirvesine 3 ay kala önümüzde ciddi bir tehlike var: İklim değişikliği giderek daha geri dönülmez noktaya gelirken, kamuoyu belli çevreler tarafından bir kez daha felç edilebilir ve tıpkı 1997 öncesinde Kyoto’da yediğimiz çalıma benzer bir çalım yiyebiliriz.
İnsanlık tarihinin en kritik dönüm noktalarından birini bir kez daha farkına varmadan yaşayıp, yıllar sonra 2009’u kaybetmemizin neden olduğu sonuçlarla yüzleşip geri dönmenin imkansız hale geldiğini idrak ettiğimizde çok geç olabilir.
İklim değişikliğiyle ilgili konuşmaların ve uyarıların kıyamet tellallığı yapmak olduğunu söyleyen ve canları sıkıldığı için kulaklarını tıkayanlar nasıl bir sorumluluk aldıklarının farkındalar mı?
Sorular ciddi.
Sevimsiz olmaktan ve kıyamet tellalı olarak etiketlenmekten yılmayıp bu soruları sormak zorundayız ama. Ciddi bir dönüm noktasının ne anlama geldiğini kavrayarak yaşamamız neden mümkün olmasın?
[1] Westbrook, G. K., et al. (2009), Escape of methane gas from the seabed along the West Spitsbergen continental margin, Geophys. Res. Lett., 36, L15608, doi:10.1029/2009GL039191.
25 Ağustos 2009
20 Temmuz 2009
G8 Kararı Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?
Bu yazı 20 Temmuz 2009'da Açık Radyo web sitesinde yayınlanmıştır.
Dünyanın endüstrileşmiş en büyük sekiz ülkesi (G8), geçen hafta İtalya’da toplanarak her zamanki gibi dünyanın tamamını ilgilendiren kimi kararlara veya niyet belgelerine imza attılar. G8’in bu son toplantısında iklim değişikliğiyle ilgili olarak üzerinde varılan uzlaşma pek çok çevre tarafından önemli bir dönüm noktası olarak görüldü ve özellikle de Obama’nın ABD’nin küresel politikalardaki rolünü değiştiriyor olmasının bir örneği olarak değerlendirildi. G8’in iklim değişikliğiyle ilgili olarak önüne koyduğu hedef, nasıl uygulanacağı konusu ve samimiyet derecesi bir yana bırakılmak koşuluyla eskiye göre bir aşama olarak kabul edilebilir. Elbette kaçınılmaz ‘ama’larla birlikte... Yine de bütün bu ‘ama’lara rağmen kararı not etmekte ve özellikle de bu politika değişikliğinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine odaklanmakta fayda var.
G8 neyi hedefliyor?
G8 zirvesinin sonunda 8 Temmuz 2009 günü yayınlanan bildirgenin iklim değişikliği ile ilgili bölümleri özetle şunları söylüyor:
- Kopenhag’da bu yıl toplanacak iklim zirvesinin önemini ve buradan 2012 sonrası dönemi ilgilendiren iddialı ve bağlayıcı bir hedefin çıkması gerektiğini kabul ediyoruz.
- Endüstri sonrası dönemde yaşanan sıcaklık artışlarının 2 dereceyi aşmaması gerektiğine dair ortak bilimsel görüşü kabul ediyoruz.
- 2050 yılına kadar karbondioksit salımlarını tüm ülkeler %50, gelişmiş ülkeler ise (1990 ya da daha sonraki bir yıla göre) %80 veya daha fazla azaltmalıdır.
Bunların dışında uzun bir bölüm emisyon indirimlerinde piyasa mekanizmalarının önemine ayrılmış durumda. Bu bölümde gümrük engellerinin kaldırılması ve benzeri liberalizasyon önlemlerinin iklim değişikliği ile mücadele etmek için ne kadar önemli olduğuna dair “inanç” tekrarlanıyor.
İklim değişikliğini gerçekten durdurmak isteyen bilim insanları, politik çevreler ve aktivistler için bu hedeflerin büyük çoğunluğu kabul edilemez (Kopenhag’ın önemine dair ilk paragraf hariç). Özellikle de yıllar önce AB tarafından kabul edildiğinde anlamlı bir adım olan sıcaklık artışını 2 derecede tutma hedefinin felakete davetiye çıkartmak olduğu bugün gayet iyi anlaşıldığı için… Çünkü 2 dereceye çıkmayı kabul etmek, bugün 390 ppm’e yaklaşmış olan atmosferik karbondioksit yoğunluğunu en aşağı 450 ppm’ye kadar yükseltmeye göz yummak demek. Oysa bilim çevreleri tehlikeli iklim değişikliği uçurumuna yuvarlanmamak için 350 ppm’ye geri dönmemiz gerektiği konusunda giderek daha kararlı hale geliyor.
Öte yandan nasıl varılacağı konusunda piyasa mekanizmalarından söz etmek dışında hiçbir anlamlı yol gösterilmeyen %50-%80 hedefleri iki ciddi tehlike barındırıyor. Birincisi baz yıl olarak 1990 sonrası bir yılın alınabileceği iması. Bu durumda yapılan indirim çok daha az olacak ve bir işe yaramayacaktır. İkincisi ise sadece 2050 gibi politikacıları rahatlatacak uzak bir tarihin hedef gösterilmesi ve 2012 sonrası için yapılacak antlaşmada alınması gereken asıl yıllar olan 2015-2020’ye hiçbir ithafın olmaması (ki bugün üzerinde uzlaşılması gereken asıl hedefin 2020’ye kadar 1990 seviyelerinin %40 altına inilmesi olduğu genel kabul görüyor). Bu nedenle bu karar Kopenhag’dan bir sonuç çıkmasına değil, çıkmamasına bile neden olabilir.
Piyasa mekanizmalarına yapılan atıf da yanıltıcı. Bugün Kyoto Protokolü’nün birinci dönem hedeflerine -Doğu Avrupa endüstrilerindeki çöküş yüzünden- varılmış gibi gözükse de, karbon ticareti gibi yöntemlerin atmosfere karbon salımını azaltmadığı ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla bu gibi metinlerde piyasa lafını tekrarlayıp durmak sadece iman tazeleme anlamına geliyor. Yine de bildirgenin aynı bölümünde karbon vergisinin ve fosil yakıtlara verilen sübvansiyonların düşürülmesi gibi yöntemlerin hiç olmazsa adının anılıyor olması anlamlı.
G8 kararında bardağın dolu yanına bakarsak şunları söyleyebiliriz: Bush döneminde ABD’nin altına imza attığı belgelerde emisyon indirimi lafının geçmemesi kural gibiydi. Oysa bugün hiç olmazsa AB’nin (artık yetersiz olan) hedeflerini ABD de kabul etmiş görünüyor. Öte yandan zengin ülkelerin bağlayıcı ve “iddialı” (metinde geçen “ambitious” sözcüğü önemli) bir hedeften söz etmeleri gerçekten işe yarar bir iklim değişikliği politikası için mücadele eden çevrelerin elini güçlendirecektir.
Türkiye
Gelelim konunun Türkiye’yi ilgilendiren yanına. Türkiye iklim müzakerelerinde geçtiğimiz yılları “görmedim, duymadım, bilmiyorum” politikasıyla geçirdi. Ancak bugün Kyoto Protokolü’ne taraf büyük bir ekonomi olarak Türkiye’nin daha fazla “bekle, gör” politikası izleyemeyeceğini Dışişleri’nin önemli bürokratları da söylüyor[1]. Türkiye, artık hiçbir emisyon indirim hedefi almamak, hiçbir bağlayıcı sorumluluk altına girmemek şeklinde özetlenebilecek kaçış politikasını sürdüremez. Bunun bir kanıtı da son G8 bildirisinin satırlarında gizli. Bildirinin karbondioksit indirim hedeflerine ilişkin 65. paragrafının son cümlesinde aynen şöyle diyor: “Benzer şekilde, başlıca yükselen ekonomiler, emisyonlarını belirli bir yıla göre beklenen düzeyin kolektif olarak belirgin bir şekilde altına indirecek sayısal bir eylemin altına imza atmalıdırlar.”
Kendisini endüstrileşmiş bir ülke değil de gelişmekte olan bir ülke olarak görmekte nedense direnen Türkiye, herhalde yükselen bir ekonomi (emerging economy) olduğunu reddetmeyecektir. Dünyanın en kalabalık 17. ülkesi, en büyük 19. ekonomisi olan G20 üyesi Türkiye, dünyadaki toplam emisyonların %1’inden sorumludur ve bu konuda da ilk 20 içerisinde yer almaktadır. Üstelik 1990-2007 arasında karbon emisyonlarının %119 arttırmış, artış rekorunu yıllardır başka hiç kimseye bırakmayan bir ülke olarak…
Basit bir projeksiyon, bu hızlı artış oranıyla Türkiye’nin 2007’de 5,4 ton olan kişi başı karbondioksit emisyonunu en iyi ihtimalle 2012’de 6,5 tona, 2020’de ise 9,5 tona çıkartacağını göstermektedir (en kötü ihtimalle bu rakamlar 9 ve 22 ton olmaktadır.) Bu rakamlar sadece birkaç yıl sonra Türkiye’nin kişi başı salımlarda Avrupa ortalamasını geçeceğini göstermektedir. AB aday ülkesi olan “yükselen ekonomi” Türkiye, AB’nin iklim politikalarındaki öncü rolü sürerken ve G8 gibi dünya ekonomisinin büyük bir bölümünü temsil eden bir yapı iklim değişikliği konusunda “iddialı” bir hedeften bahseder hale gelmişken, iklim politikalarında geçmiş yanlışlarını sürdüremez.
Kopenhag zirvesine sadece beş ay kalmışken, artık Türkiye’nin altına imza atacağı hedeflerin ne olacağını konuşmanın zamanıdır.
[1] Nursel Berberoğlu, İklim Değişikliği: Post-Kyoto Müzakereleri ve Türkiye, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, 2009, Sayı 33
Dünyanın endüstrileşmiş en büyük sekiz ülkesi (G8), geçen hafta İtalya’da toplanarak her zamanki gibi dünyanın tamamını ilgilendiren kimi kararlara veya niyet belgelerine imza attılar. G8’in bu son toplantısında iklim değişikliğiyle ilgili olarak üzerinde varılan uzlaşma pek çok çevre tarafından önemli bir dönüm noktası olarak görüldü ve özellikle de Obama’nın ABD’nin küresel politikalardaki rolünü değiştiriyor olmasının bir örneği olarak değerlendirildi. G8’in iklim değişikliğiyle ilgili olarak önüne koyduğu hedef, nasıl uygulanacağı konusu ve samimiyet derecesi bir yana bırakılmak koşuluyla eskiye göre bir aşama olarak kabul edilebilir. Elbette kaçınılmaz ‘ama’larla birlikte... Yine de bütün bu ‘ama’lara rağmen kararı not etmekte ve özellikle de bu politika değişikliğinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine odaklanmakta fayda var.
G8 neyi hedefliyor?
G8 zirvesinin sonunda 8 Temmuz 2009 günü yayınlanan bildirgenin iklim değişikliği ile ilgili bölümleri özetle şunları söylüyor:
- Kopenhag’da bu yıl toplanacak iklim zirvesinin önemini ve buradan 2012 sonrası dönemi ilgilendiren iddialı ve bağlayıcı bir hedefin çıkması gerektiğini kabul ediyoruz.
- Endüstri sonrası dönemde yaşanan sıcaklık artışlarının 2 dereceyi aşmaması gerektiğine dair ortak bilimsel görüşü kabul ediyoruz.
- 2050 yılına kadar karbondioksit salımlarını tüm ülkeler %50, gelişmiş ülkeler ise (1990 ya da daha sonraki bir yıla göre) %80 veya daha fazla azaltmalıdır.
Bunların dışında uzun bir bölüm emisyon indirimlerinde piyasa mekanizmalarının önemine ayrılmış durumda. Bu bölümde gümrük engellerinin kaldırılması ve benzeri liberalizasyon önlemlerinin iklim değişikliği ile mücadele etmek için ne kadar önemli olduğuna dair “inanç” tekrarlanıyor.
İklim değişikliğini gerçekten durdurmak isteyen bilim insanları, politik çevreler ve aktivistler için bu hedeflerin büyük çoğunluğu kabul edilemez (Kopenhag’ın önemine dair ilk paragraf hariç). Özellikle de yıllar önce AB tarafından kabul edildiğinde anlamlı bir adım olan sıcaklık artışını 2 derecede tutma hedefinin felakete davetiye çıkartmak olduğu bugün gayet iyi anlaşıldığı için… Çünkü 2 dereceye çıkmayı kabul etmek, bugün 390 ppm’e yaklaşmış olan atmosferik karbondioksit yoğunluğunu en aşağı 450 ppm’ye kadar yükseltmeye göz yummak demek. Oysa bilim çevreleri tehlikeli iklim değişikliği uçurumuna yuvarlanmamak için 350 ppm’ye geri dönmemiz gerektiği konusunda giderek daha kararlı hale geliyor.
Öte yandan nasıl varılacağı konusunda piyasa mekanizmalarından söz etmek dışında hiçbir anlamlı yol gösterilmeyen %50-%80 hedefleri iki ciddi tehlike barındırıyor. Birincisi baz yıl olarak 1990 sonrası bir yılın alınabileceği iması. Bu durumda yapılan indirim çok daha az olacak ve bir işe yaramayacaktır. İkincisi ise sadece 2050 gibi politikacıları rahatlatacak uzak bir tarihin hedef gösterilmesi ve 2012 sonrası için yapılacak antlaşmada alınması gereken asıl yıllar olan 2015-2020’ye hiçbir ithafın olmaması (ki bugün üzerinde uzlaşılması gereken asıl hedefin 2020’ye kadar 1990 seviyelerinin %40 altına inilmesi olduğu genel kabul görüyor). Bu nedenle bu karar Kopenhag’dan bir sonuç çıkmasına değil, çıkmamasına bile neden olabilir.
Piyasa mekanizmalarına yapılan atıf da yanıltıcı. Bugün Kyoto Protokolü’nün birinci dönem hedeflerine -Doğu Avrupa endüstrilerindeki çöküş yüzünden- varılmış gibi gözükse de, karbon ticareti gibi yöntemlerin atmosfere karbon salımını azaltmadığı ortaya çıkmış durumda. Dolayısıyla bu gibi metinlerde piyasa lafını tekrarlayıp durmak sadece iman tazeleme anlamına geliyor. Yine de bildirgenin aynı bölümünde karbon vergisinin ve fosil yakıtlara verilen sübvansiyonların düşürülmesi gibi yöntemlerin hiç olmazsa adının anılıyor olması anlamlı.
G8 kararında bardağın dolu yanına bakarsak şunları söyleyebiliriz: Bush döneminde ABD’nin altına imza attığı belgelerde emisyon indirimi lafının geçmemesi kural gibiydi. Oysa bugün hiç olmazsa AB’nin (artık yetersiz olan) hedeflerini ABD de kabul etmiş görünüyor. Öte yandan zengin ülkelerin bağlayıcı ve “iddialı” (metinde geçen “ambitious” sözcüğü önemli) bir hedeften söz etmeleri gerçekten işe yarar bir iklim değişikliği politikası için mücadele eden çevrelerin elini güçlendirecektir.
Türkiye
Gelelim konunun Türkiye’yi ilgilendiren yanına. Türkiye iklim müzakerelerinde geçtiğimiz yılları “görmedim, duymadım, bilmiyorum” politikasıyla geçirdi. Ancak bugün Kyoto Protokolü’ne taraf büyük bir ekonomi olarak Türkiye’nin daha fazla “bekle, gör” politikası izleyemeyeceğini Dışişleri’nin önemli bürokratları da söylüyor[1]. Türkiye, artık hiçbir emisyon indirim hedefi almamak, hiçbir bağlayıcı sorumluluk altına girmemek şeklinde özetlenebilecek kaçış politikasını sürdüremez. Bunun bir kanıtı da son G8 bildirisinin satırlarında gizli. Bildirinin karbondioksit indirim hedeflerine ilişkin 65. paragrafının son cümlesinde aynen şöyle diyor: “Benzer şekilde, başlıca yükselen ekonomiler, emisyonlarını belirli bir yıla göre beklenen düzeyin kolektif olarak belirgin bir şekilde altına indirecek sayısal bir eylemin altına imza atmalıdırlar.”
Kendisini endüstrileşmiş bir ülke değil de gelişmekte olan bir ülke olarak görmekte nedense direnen Türkiye, herhalde yükselen bir ekonomi (emerging economy) olduğunu reddetmeyecektir. Dünyanın en kalabalık 17. ülkesi, en büyük 19. ekonomisi olan G20 üyesi Türkiye, dünyadaki toplam emisyonların %1’inden sorumludur ve bu konuda da ilk 20 içerisinde yer almaktadır. Üstelik 1990-2007 arasında karbon emisyonlarının %119 arttırmış, artış rekorunu yıllardır başka hiç kimseye bırakmayan bir ülke olarak…
Basit bir projeksiyon, bu hızlı artış oranıyla Türkiye’nin 2007’de 5,4 ton olan kişi başı karbondioksit emisyonunu en iyi ihtimalle 2012’de 6,5 tona, 2020’de ise 9,5 tona çıkartacağını göstermektedir (en kötü ihtimalle bu rakamlar 9 ve 22 ton olmaktadır.) Bu rakamlar sadece birkaç yıl sonra Türkiye’nin kişi başı salımlarda Avrupa ortalamasını geçeceğini göstermektedir. AB aday ülkesi olan “yükselen ekonomi” Türkiye, AB’nin iklim politikalarındaki öncü rolü sürerken ve G8 gibi dünya ekonomisinin büyük bir bölümünü temsil eden bir yapı iklim değişikliği konusunda “iddialı” bir hedeften bahseder hale gelmişken, iklim politikalarında geçmiş yanlışlarını sürdüremez.
Kopenhag zirvesine sadece beş ay kalmışken, artık Türkiye’nin altına imza atacağı hedeflerin ne olacağını konuşmanın zamanıdır.
[1] Nursel Berberoğlu, İklim Değişikliği: Post-Kyoto Müzakereleri ve Türkiye, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, 2009, Sayı 33
21 Haziran 2009
Kriz, Büyüme ve Türkiye – Kesin Kabuller mi, Yeşil Alternatifler mi?
Bu yazı 21-22 Haziran tarihinde yapılan Yeşil Ekonomi Konferansı'nda sunulmuştur.
1- GİRİŞ
Ekonomi üzerine eleştirel bir konuşma yapmanın en zor yanı, olmasını istediğiniz ya da olması gerektiğini düşündüğünüz durumla, olmasının mümkün olduğunu düşündüğünüz durum arasında bir seçim yapma zorunluluğu hissetmenizdir.
Birincisinin, tercihinize göre değişmekle birlikte, sizi mevcut sistemin dışında bir yere götürme ihtimali oldukça yüksektir. Bu durumda oraya nasıl gideceğinizi, ya da oraya varmanın mümkün olduğuna nasıl emin olduğunuzu tarif etmeniz gerekir. Aksi takdirde sadece eleştirmiş, şikayet etmiş, ajitasyon yapmış, hatta düpedüz hayal kurmuş olarak görülürsünüz.
Ancak ikinci durumda işiniz daha da zordur. Çünkü olması mümkün olanı aramaya başlayan eleştirel bir gerçekçilik, çoğunlukla mevcut durumun barındırdığı kesin kabullerin değişmez olduğu varsayımından yola çıkar. Böylece vardığınız çözüm önerisi içinden çıkmaya çalıştığınız sorunu ağırlaştıran bir hale gelebilir. İşin kötüsü, var olan kabullerin değişmez olduğu inancını taşıyan çoğunluğun, varmak istedikleri sonuçlar arasında dağlar kadar fark olan, bütünüyle farklı fikirlere sahip olan kişilerden ve insan gruplarından oluşmasıdır.
Bir sisteme isim vermek, sistemin işleyiş kurallarını tarif etmek, ya da iyileştirmekten, alternatifler önermekten veya yıkmaktan söz etmek önemlidir. Ama daha önemli olan, sisteme alternatif olarak geliştirdiğiniz düşüncelerin, hatta var olanın yerine koymak istediğiniz düzenin aynı kesin kabullere dayanıp dayanmadığını sorgulamaktır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılları belirleyen kapitalizm-sosyalizm ayrımına biraz da böyle bakmak gerekir. Ve yeşil politika biraz da bu alternatif bakıştan çıkmış sayılabilir.
Ben bu konuşmada en çok bu değişmez gibi görünen kesin kabulleri sorgulamak istiyorum. Ama ondan önce kriz konusuyla ve çözüm yollarıyla neden ve nasıl ilgileniyoruz kısaca bu soruyu yanıtlamayı deneyeceğim. Konuşmamın sonunda ise sözü Türkiye’ye getireceğim ve bu kesin kabulleri reddeden ve aslında tam da bu yüzden uygulanabilir ve anlamlı düzeyde işe yarar olduğunu iddia edeceğim yeşil çözüm önerilerini dile getirmeye çalışacağım.
2- KRİZ
Mevcut ekonomik sistem, yani küresel kapitalizm, krizlerle sarsılıyor.
Bu noktada ilk görmemiz gereken şey, sistem krizlerle sarsılırken, sarsıntı yaşayanların o sistemin içinde yaşayan, ya da yaşamak zorunda bırakılan gerçek insanlar olduğudur. Bir kriz var olan sistemi yıkar, ya da ciddi bir hasar verirse, yerine gelecek olan ekonomik sistemin bundan daha iyi bir şey olacağını ancak umut edebilirsiniz. Adınız gibi emin olmanız gereken şey ise yıkıntının altında kalanların yine gerçek insanlar, özellikle de emekçiler ve yoksullaştırılanlar olacağıdır.
Mevcut krizin nasıl aşılacağını konuşurken, hayali bir gezegende geçen hayali bir hikâyeden değil, yeryüzünde yaşayan 7 milyara yakın insanın hayatından ve geleceğinden söz ediyoruz. İşte bu nedenle krizlerin hiçbir açıdan fırsat falan olmadığını, sistemin insanları işsiz bırakan, daha fazla insanı açlığa ve kötü yaşam koşullarına mahkûm eden ve yoksullaştıran tıkanma noktaları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu durumu iyi anlayıp çözüm yolu aramak, mutlaka sistemi kurtarmaya çalışmak değildir; aslında insanlığı kurtarmaya çalışmaktır.
Bu önemli bir tartışma. Çünkü bugün kapitalist sisteme muhalif olan kesimlerin bazılarında, krize yönelik çözüm önerilerine karşı refleks bir şekilde tepki verme eğilimi gözleniyor. Çözüm önerilerinin kapitalizmi kurtarmaya çalıştığı söyleniyor. Doğrudur, eski sistemi restore etmeyi ya da sorunu sistem içinde kalarak aşmayı amaçlayan çözüm önerileri çok sayıdadır. Ancak kapitalist sistemin soyut bir kurtuluşu yoktur. Tıpkı soyut bir şekilde yıkılması mümkün olmadığı gibi… Bu nesnel bir durumdur, bir niyet meselesi değil. Ve sistemin dışında bir çözümü arzuluyor ve hayal ediyor da olsak böyledir.
Karl Marx, kapitalizmi kriz yaratan bir sistem olarak tarif ettiğinde krizlerin sistemin çökmesine yol açacağını söylemedi. Marx, kapitalizmin neden ve nasıl kriz yarattığını anlattı ve kriz sonucunda işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündüğü devrim durumundan bahsetti. Bugün 150 sene öncesinden farklı olarak kapitalizmin kriz yaratan bir sistem olduğundan kimsenin kuşkusu yok. Buna kapitalistler ve klasik liberalizmi savunanlar da dâhil. Öte yandan Marx’ın beklentisini paylaşan, yani bu krizlerin kapitalizmin yeni ve adil bir sistemin kurulmasına yol açacak bir şekilde tarihe karışmasını sağlayacak bir politik dönüşümün başlatıcısı olmasını arzu eden de çok insan var. Ancak bu beklentiye ya da umuda sahip olmak ve bu politik durumu bugünden inşa etmeye çalışmakla, sistemin krizlerle birlikte çöküşe doğru gittiğine inanmak ve bu durumu düzeltmeye çalışmanın “düşmanın” eline koz verdiğini sanmak arasında büyük fark vardır. Birincisinin gerçekçi bir durum tespitini gerekli kılan bir politik hareket yaratmakla sonuçlanması gerekir. İkincisi ise iç sıkıntısı yaratır ve nihilizme sürükler.
Kapitalizmin krizlerini anlamaya çalışan iktisat ve politika alanlarının, sistemi korumaya ve sürdürmeye çalışanlarla, yıkılmasını ve dönüşmesini isteyenlerin çok önemli ortak yanları var. Asıl konumuzu da bu oluşturuyor. Bunlar konuşmamın başında sözünü ettiğim iki önemli kesin kabuldür.
Kesin kabuller rahatlatıcıdır. Üzerinde durup kendinizi güvende hissedeceğiniz bir zemin sağlarlar. Çünkü kesin kabuller tarihsel olarak kısa sürelidir, ama bir kuşak, hatta bir insan hayatı için oldukça uzun süre geçerliğini korurlar. İnsanların ihtiyaç duyduğu güvenlik duygusunu modern dönemin temel ideolojisini ayakta tutan bu kesin kabuller sağlar. Öte yandan kesin kabuller kısıtlayıcıdır. Özgür ve eleştirel düşüncenin önündeki en önemli engeldir. Tarihsel olan durumlar metafizik gerçeklere dönüştürülür ve insanlık kendi kurduğu tuzağın içine düşer. Bu nedenle kesin kabulleri sorgulamak özgürleştiricidir.
3- KESİN KABULLER
Mevcut ekonomik sisteme dair en önemli kesin kabul modern dönemlere özgü ilerleme ideolojisinden kaynaklanır. Buna kapitalist sistemin büyüme, çoğalma ve yayılma eğilimi eşlik eder. Sonuç büyümeye, kalkınmaya ve yükselmeye dair ortak inançtır. Tıpkı olimpiyatların sloganındaki gibi: Citius, Altius, Fortius… Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü…Bu konuya daha sonra yeniden geleceğiz.
İkinci kesin kabul, adı ve modeli ne olursa olsun, içinde yaşadığımız ekonomik sistemin üzerinde yükseldiği verili durumun, yani yeryüzünün, yani toprağın, suların, atmosferin ve bunların birbiriyle olan ilişkilerinin uzun erimde değişmez olduğu fikridir. Yani doğanın ve doğanın işleyişinin insan müdahaleleri için çok büyük olduğu ve insan baskısıyla gerçek anlamda varlık nedenini yitirmeyeceği fikri... Aslında çok derin felsefi ve dinsel içerimleri olan bu düşünceyi biraz daha iktisadi terimlerle açıklamaya çalışabiliriz.
Kapitalist üretimi açıklayan üretim döngülerinde (Şekil 1) emek gücü ve üretim araçlarının tıpkı bir kimyasal tepkime gibi bir araya gelip ürün olarak metanın ve kârın ortaya çıktığını görürüz.
Şekil 1 – Üretim döngüsü: P= Para, M= Meta, Ü= Üretim, EG= Emek gücü, ÜA= Üretim araçları
Bu denklemde en önemli değişken girdi işçinin emek gücü olarak görülür. Kaynak ve hammaddenin de dâhil olduğu üretim araçlarının sahibi ise kapitalistler veya bürokratlardır. Bu denklemde üretim araçlarına dâhil olan kaynak ve hammaddelerin miktarı değişir, fiyatı değişir, mülkiyeti ve kullanım biçimi değişir, ama varlık nedeni değişmez. Yani varlık nedeni olan doğa sabit kabul edilir. Çünkü doğa bu üretim döngüsünün dışındadır. Çevre ekonomisinin başarısı olarak bir maliyeti olduğu kabul edildiğinde, yani, bir nevi içselleştirildiğinde bile dışsaldır. Çünkü sonuçta hep orada olduğu varsayılır. Tıpkı standart kimyasal bir tepkimenin Normal Şartlar Altında gerçekleşmesi gibi…
Ekonomik kriz ya da durgunluk, tüketimin azalması, bu nedenle üretimin kısılması ve istihdam olanaklarının azalması, yani işsizliğin artışı olarak tarif edilir ve ortaya çıkmasına neden olan bütün olası sebepler bu basit üretim döngüsünün içinde yer alır. Kâr oranlarının düşmesi, denetlenemeyen finansal araçlar, vb. Yani para ve emek… Doğa ise bu noktada sadece hammadde arzındaki dalgalanmada oynadığı kısa vadeli rol nedeniyle anılır. Dolayısıyla ekonomik kriz durumlarının analizinde ihmal edilebilir öneme sahiptir.
İşte doğanın bu şekilde dışsallaştırılması, bugün içinde yaşadığımız ekonomik krizin çözümüne dair bir anlayış sahibi olmamızı imkânsız hale getiriyor. İçinde yaşadığımız ekonomik krizin tetikleyici nedeni doğanın krizi veya ekolojik kriz olmasa bile, mevcut durum ekolojik yıkımla öylesine iç içe geçmiştir ki, bu bağlantıyı azımsayan indirgemeci bir analiz felaketi hızlandırmaya neden olacaktır.
Tüketimin azalması ve işsizliğin artması ile tanımlanan krizlerden çıkmanın yolu doğal olarak tüketimin, dolayısıyla üretimin arttırılması ve istihdam yaratılması olarak tanımlanıyor. Bugün de yapılan budur ve tartışılan sadece bu çözümün mekanizmasıdır. Oysa içinde bulunduğumuz kriz, dediğim gibi ekolojik krizle iç içe geçmiştir, artık kapitalizmin ve kapitalizmi mümkün kılan modern Batı uygarlığının kurulmasını sağlayan doğal durumun ortadan kalktığı bir zamana ve duruma rastlamıştır. Uygarlığın, tarım toplumunun, modernleşmenin, bilimsel gelişmelerin ve endüstriyel kapitalist toplum biçiminin ortaya çıkmasını sağlayan en önemli şart olan on bin yıllık iklim istikrarının, biyolojik zenginliğin, hatta uzamın, kısacası “insan dostu” doğa durumunun sonuna gelmiş durumdayız. İklim istikrarını ortadan kaldıran da bu istikrar durumu sayesinde insan tarafından yaratılan sanayileşmedir: İşte diyalektik!
Dolayısıyla üretim araçlarını ve kaynakları oluşturan şartların ortadan kalkması sadece hammadde fiyatlarını arttırmakla kalmayacaktır. Üretim sürecinin kendisi, asıl bileşen olarak denklemde yer alan emek gücü olsa da, olmasa da, para ya da sermaye birikimi olsa da olmasa da, ve üretim araçlarının mülkiyeti kapitalistlerde olsa da, olmasa da durma noktasına gelecektir.
Bugün bu sürecin erken kanıtı olarak tarımsal üretimin istikrarlı biçimde azalmasını görüyoruz (Şekil 2).
Şekil 2: Tarımsal üretimde 20. yy’ın sonunda başlayan hızlı düşüş eğrisi. 2050’ye kadar düşüş hızlanacaktır.
Ama durumu tarım üretimiyle sınırlamak bile iyimser bir hayalcilik olacaktır. İklim göçleri, afetler ve bunlara eklenen siyasi istikrarsızlık süreci hem kaynaklara ulaşmayı, hem de üretim sürecinin kendisini, yani üretimin anlamlı bir büyüklüğe ulaşma ihtimalini ortadan kaldırabilir. Bugün yaşamaya başladığımız küresel ekonomik kriz, işte bu iklim krizinin ve ekolojik krizin bir araya gelmesi nedeniyle 1929 krizinden bambaşka bir krizdir. Şu anki kriz ilk ve tektir. Sadece daha büyük olduğu veya dünya daha küresel olduğu için değil. Dünya artık başka bir dünya olduğu için.
Doğanın üretim sürecinde dışsal olduğu yolundaki kesin kabulümüz nedeniyle içinde bulunduğumuz derin ekolojik krizin sistemi tahrip eden etkisini kavrayamıyor ve iktisadi terimlere tercüme edemiyoruz. Bu nedenle hala eksik tüketimi daha fazla talep yaratarak aşmaya çalışıyoruz. Daha fazla talep daha fazla üretim, daha fazla üretim doğanın daha büyük bir hızla yıkımı, ayrıca daha fazla tüketim daha fazla toplumsal yıkım getirecektir. Bu nedenle bu krizi ekonomik sistemi ya da kapitalizmi değil, bütün bir insan uygarlığını ve varoluşu tehdit eden tarihsel bir kriz olarak görmek zorundayız. Yani önce krizi tarif etmekte kullandığımız varsayım ve tanımları terk etmemiz gerekir. Tarif biçimini terk edersek, daha az tüketim ve daha az üretime dayalı, toprağa yakın ve doğayı koruyan ekolojik bir çözümün krizi derinleştireceği saplantımızdan kurtulur, bu krizin ancak böyle bir ekolojik çözümle üstesinden gelebileceğimizi anlamaya başlayabiliriz.
Peki, klasik yöntemler mevcut krizi aşmayı sağlamayacak mıdır?
Hayır, kriz aşılmayacaktır ve tam tersine kısa vadede göstergeleri düzelterek krizi derinleştirecektir. Çünkü düzelen göstergeler şu anlama gelecektir:
- Daha fazla nüfus artışı, bu nedenle daha fazla tüketim ve üretim ihtiyacı
- Daha fazla üretim için daha fazla fosil yakıt tüketimi ve fosil yakıt kaynaklarının daha fazla kıtlaşması
- Bu iki durumu daha yüksek teknolojiyle aşma telaşı - ki bu da kıtlığı arttıracaktır.
- Daha fazla tüketim… Böylece tüketim toplumunun toplumu parçalayarak, toplumsal yapıyı tahrip ederek büyümesi…
- İklim değişikliğinin hızlanması (üstelik üretim süreci görece karbonsuzlaşsa da iklim değişikliği hızlanacaktır, çünkü üretim ve tüketim azalmadığı sürece endüstriyel sistemin iç mantığı gereği karbon emisyonu anlamlı oranda azalmayacaktır).
- Kuraklık, açlık, siyasi istikrarsızlık, şiddet, savaşlar. Ve toplumsal yıkım…
Krizin derinleşmesinin garantisi bu krizin de asla kendisine benzemeyen önceki krizlere benzer yöntemlerle aşılmaya çalışılması olacaktır.
4- BÜYÜME
Büyüme fikri tarihin tek yönde ilerlediği düşüncesine bağlıdır. İnsan nüfusunun artması ve yayılmasının ekonomik sistemin büyümesini gerektirdiği varsayımı matematik değil ideolojik bir varsayımdır. Çünkü nüfusun azaldığı veya sabit kaldığı durumlarda da küçülme veya gerilemeden bahsedilmez. Her durumda, nicelik olarak büyüme olmayacaksa, ölçek olarak büyüme tercih edilecektir. Geri dönmek değil, mevcut durumu aşmak tercih edilecektir. Biyolojik metaforda ölüme doğru gidiş bile ileriye doğru bir yön taşır.
İşte bu nedenle ekonomik büyümenin doğa üzerinde yarattığı baskı görünmez. Ancak sürdürülebilir kalkınma gibi ideolojiler yoluyla, yarattığı yıkımın gizlenmesi sağlanır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu sonradan sanayileşen ülkelere dayatılan ve bu ülkelerin de aynı ideolojik kabuller nedeniyle içselleştirdiği büyüme ve kalkınma temrinleri sorgulanmaz bir hal alır.
Kalkınmanın ve büyümenin, dolayısıyla doğanın daha fazla yıkımının ve ekolojik krizin derinleştirilmesine neden olan diğer bir anlayış insanın doğa içindeki yerinin ayrı ve diğer canlılardan üstün olduğu, böylece insanın doğa üzerinde sınırsız tasarruf hakkı olduğu inancıdır. Bu inanç sürdüğü sürece insanın doğa üzerindeki müdahalesi belki inceltilebilir, ama asla azaltılamaz. İnceltme daha ileri teknoloji yoluyla yapılır. Daha ileri teknoloji de gerçekte doğa üzerindeki müdahaleyi yoğunlaştırır, çünkü insanın doğa üzerindeki egemenliğini arttırır. Tarih ideolojiden bağımsız akmaz…
Yeşil düşünce, çıkışındaki iki önemli nitelikle bu anlamda fark yaratmaktadır:
1- Doğa üzerindeki sınırsız insan egemenliğini ve insanın doğaya müdahale biçimini ve anlayışını sorgulayan ekolojist bakış açısı ile…
2- Ekolojik krizi ve iklim değişikliğini ortaya çıkaran ekonomik büyüme ve kalkınma anlayışına, endüstriyalizme, teknolojiye ve tüketim toplumuna karşı bir tepki olarak ortaya çıkışıyla…
Yeşil düşünce öncelikle kesin kabulleri sorgular, geçersizleştirir ve böylece krizleri aşamaya çalışırken derinleştirme tuzağına düşmememiz için bize yol gösterir.
5- TÜRKİYE
Türkiye’nin ekonomik durumunu ele alırken küresel ekonomik sistemle olan bağların yanı sıra Türkiye’ye özgü bazı önemli noktaları vurgulamak gerekir. Bunlar hem tarihsel olarak Türkiye’nin kendine özgü koşullarından, hem de son yıllarda iyice artan yanlış politik tercihlerden kaynaklanmıştır. Türkiye’yi bir parçası olduğu, nüfus ve ekonomik büyüklük olarak en büyük 20 ülke arasında yer aldığı küresel endüstriyel kapitalist sistem içinde konumlandırırken şu noktaları özellikle saptamalıyız:
1- Türkiye ekonomisi fosil yakıt bağımlısıdır. Endüstriyi ve yaşam biçimini belirleyen en önemli ekonomik etkinlikler olan enerjinin üretildiği ve yoğun biçimde kullanıldığı alanlara bakıldığında Türkiye ekonomisinin giderek artan bir hızla fosil yakıtlara, yani petrol, kömür ve doğal gaza bağımlı hale geldiği görülmektedir. Bu durum Türkiye’nin küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını salım miktarını hızlı biçimde artırmakta ve Türkiye’yi sanayileşmiş ülkeler arasında iklim politikalarını uygulaması güç ülkeler arasına hızla sürüklemektedir. Örneğin bugün toplam elektrik enerjisi üretiminin %25’i kömürden, %50’si doğal gazdan olmak üzere %75’i fosil yakıtlardan sağlanır. Ulaşımın ise %90’dan fazlası doğrudan petrole bağımlıdır. Bunun nedeni 1980 sonrası hızlı ekonomik büyüme döneminde kömürlü termik santral yatırımlarının ve 1990’larda da sadece evsel ısınmada değil elektrik üretiminde de doğal gazın payının hızla artması, otomotiv ve otoyol inşaat sektörlerinin de ekonomiyi büyüten öncü sektörler haline getirilmesidir.
Bu fosil yakıt bağımlılığı nedeniyle Türkiye 1990’dan bu yana sera gazı emisyonlarını en hızlı arttıran dünya ülkesi olmuştur: 2007 yılında 372 milyon tonla 1990’ın tam %119 üzerinde. Kişi başı emisyon 5,3 ton ile dünya ortalamasının çok üzerine çıkmıştır. Eğer bu eğilim sürerse kişi başı emisyon 2012’de Avrupa ortalamasını aşabilir: 6,5-9 ton. Sadece 11 yıl sonra, 2020’de ise 9,5-22 ton gibi korkutucu bir rakam beklemekteyiz.
Bu nedenle Türkiye Kopenhag sürecinde bütün diğer sanayileşmiş dünya ülkeleriyle birlikte istese de istemese de azaltmak zorunda kalacağı sera gazı salımlarını indirmekte güçlük çekecektir. Üstelik şu anda hükümetin 47 yeni kömürlü termik santrala lisans verdiği düşünülürse Türkiye’nin nasıl bir çıkmaza sokulduğu görülebilir.
Öte yandan Türkiye kuraklık, nehir debilerinin ve tarımsal üretim kapasitesinin düşmesi nedeniyle orta vadede Avrupa’da küresel ısınmadan en ağır biçimde etkilenecek olan ülkedir. Yani Türkiye mevcut iklim düşmanı politikalarını sürdürürse dünyaya değil, öncelikle kendi topraklarına zarar verecektir (Şekil 3).
Şekil 3 – İklim değişikliğinin mevcut durum ve projeksiyonlar (sıcaklık artışı, yağışlardaki düşüş, nehir debilerinde azalma ve nem azalması) ile ilgili bütün Avrupa haritalarında Türkiye, İspanya ile birlikte en büyük tehdit altındaki ülke olarak görülmektedir.
2- Türkiye büyüme, kalkınma ve tüketim saplantısı içindedir. Ekonomik büyümeye endekslemek daha önce de belirttiğim gibi kapitalizmin içsel niteliklerinden biridir. Büyümeyen bir ekonominin bazı istisnai örnekler dışında başarısız, hatta kriz içinde olduğunun kabul edildiğini biliyoruz. Ekonomisini tarımdan ve geçimlik ekonomik faaliyetlerden uzaklaştırıp tamamen sanayiye ve küresel ticarete bağlayan ülkelerde bu kaçınılmaz hale gelir. Ancak Türkiye bu kesin kabulün ötesinde bir büyüme ve kalkınma saplantısı içindedir. Bunun çeşitli tarihsel nedenleri olabilir. Batı sisteminin içinde yer alan, ama Avrupa’nın tersine geç ve yukarıdan modernleşen Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla bir sömürge olmadı. Ama önce imparatorluğun son yıllarında 20. yüzyılın başlarında, ardından da İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizmi yeni büyüme dalgaları içerisine girdiğinde dönemin yeni emperyalizmi olan kalkınma ideolojisinin etkisine fazlasıyla girdi ve o yılların ekonomik doğruları Türkiye’de tabana yayılan bir kesin kabul haline geldi. (“fabrika olsa iş olur”, “su akar, türk bakar”). Büyük ölçeklerin, hızın, doğaya ağır müdahaleler gerektiren yatırımların ekonomik gelişmenin tek yolu olduğu ve arzu edilir hale geldiği dönem önce 1950’lerde, sonra da 1980 sonrası dönemde atak yaptı. Halen de doğayı mutlaka insan yararına ve radikal olarak dönüştürme anlayışı hem bütün siyasi hareketleri hem de halkın büyük kesimlerini içine alan ağırlıklı bir ideolojidir. Muhtemelen Türkiye’de milliyetçilikten sonra en yaygın ortak ideoloji budur.
3- Uzun yıllar süren otoriter ve milliyetçi yönetim anlayışları yenilenmenin önünü tıkamıştır. Türkiye’de yenilenme, atılım ve açılım denince genelde akla ya sanayi yatırımları, ya ihracat sıçraması, ya da özelleştirme gelir. Bunun soldan alternatifi bile sanayileşmeyi ve kalkınmayı önceler - bölüşüme ve mülkiyet ilişkilerine farklı baksa da... Türkiye’nin modernleşmesinden başlayan ve cumhuriyet döneminin bütününe yayılan askeri vesayet, paternalizm ve milliyetçilik sorgulanamayan değişmez doğruları toplumun bütün sınıflarına kabul ettirirken, yeni ve farklı olanın hayal edilmesinin önünü başarıyla kesti. Düşünce özgürlüğüne sadece bir insan hakkı olduğu için ihtiyacımız yok. Düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü yaygın bir “alışkanlık” olmadığı sürece eleştirel akıl ortaya çıkamıyor, yenilenmenin önü sürekli tıkanıyor. Bu durumun Türkiye’nin ekonomik ve sosyal düzenindeki tıkanmayı anlamak için de bir veri olduğunu düşünüyorum.
4- Türkiye küresel ekonomik sisteme olan entegrasyonu nedeniyle krizlere açıktır. Küresel sermayenin Türkiye ekonomisindeki rolünün başat hale getirilmesi ve ekonomik istikrarın Batı’daki gibi tamamen sanayi, ticaret ve turizme endekslenmesi – dolayısıyla tarım ve geçimlik ekonominin ikinci, üçüncü plana atılması – merkez ülkelerden başlayan küresel endüstriyel krizlere karşı Türkiye’yi fazlasıyla kırılgan hale getirmektedir.
6- ÇIKIŞ
Türkiye’de ekonomik krizden gerçek çıkış yolu kesin kabulleri reddetmekten ve küresel ekonomik sistem içinde eski düzenin kabullerine sığınarak akıntıya kapılmayı bırakıp kendine bir alan açmaktan geçiyor. Bizim ekolojik sıçrama da dediğimiz bu yaklaşım, küresel sistemden çıkmayı gerektirmez ve izolasyoncu bir politika anlamına gelmez. Ama Türkiye’nin kendi sistemi içinde yeşil politikaları uygulamasını ve bu anlamda bir model olmasını beklemeyi küresel mücadele ilkesine uygun görüyorum. Kaldı ki bu ilkelerin dünyanın küresel krizlerden çıkmak için benimsemek zorunda olduğu ilkelerden fazla bir farkı yoktur.
Çözüm önerilerini dört ana başlıkta topluyorum:
1- Büyüme, kalkınma ve ilerleme ideolojisinin reddi – Büyüme değil denge.
2- Tüketime, aşırı üretime, hıza ve doğanın yıkımına değil, sade yaşama, küçük-toprağa yakın üretime, yavaşlığa, daha fazla yerel ürünlere ve doğanın korunmasına dayanan bir ekonomi anlayışı – yani mevcut yaşam biçimini ve ekonomik gidişi sürdürürken yapılacak tasarruflar değil, kesin kabullerin değiştirilmesi yoluyla ekonomik ölçeğin, tek tip ekonomik etkinlik modelinin ve dolayısıyla denge durumunun değiştirilmesi
3- Kısa vadede krizi yeşil yeni düzen anlayışıyla yönetmek – Yeşil işlere, enerji verimliliğine, organik tarıma, karbonsuz enerji ve ulaşım sistemlerine yatırım yapılmasını sağlamak. Ancak yeşil yeni düzenin içeriğini eski düzeni sürdürmek ve restore etmek için ya da sermaye birikimini hızlandırmak için kullanamayız. Ölçeği küçültmek, şirket egemenliği yerine toplumsal ve kamusal bir anlayış getirmek zorundayız. Uzun vadede kapitalizmin dışında bir ekonomik sistemi hayal edilebilir kılmanın yolu, bugün ekolojik politikalarla sistemin altyapısını bütünüyle değiştirmekten geçiyor. Büyük, fosil yakıta bağımlı ve aşırı tüketimin aptallaştırdığı bir toplumsal sistem yıkılmaz, ancak parçalanır.
4- Onarım ekonomisi – Bu kavram bir yandan sözünü ettiğim yeni ekonomik anlayışa geçerken, bir yandan da endüstriyel sistem tarafından tahrip edilen toplumsal yapının ve ekolojik dengenin mümkün olduğunca onarılmasını ve kurulacak olan yeni ekonomik etkinliklerin yönelimini değiştirmeyi amaçlıyor. Bu durum bugünkü iktisadi anlamıyla büyüme olmadan, yaşam kalitesinin, toplumsal ilişkilerin ve doğanın düzeltilmesini hedefleyecek ve bir anlamda ekonomik canlanma anlamına gelecektir. Onarım ekonomisinin iki boyutu vardır: Toplumsal onarım ve ekolojik onarım.
a. Toplumsal onarım: Sosyal politikalar sadece insan hakları açısından değil ekonomik açıdan da zorunludur. Sanayileşme ve maddi kalkınmaya endeksli ekonomik anlayış insanı sadece ucuz emek gücü ve tüketici olarak görmüş, halkın büyük kısmını geri dönüşsüz biçimde yoksullaştırmış, yerinden yurdundan koparmış, geleceğinden ve geçiminden emin olmadığı bir güvensizlik atmosferine sokmuş, sadece ekonomik değil, psikolojik olarak da yoksun bir duruma sürüklemiştir. Bu nedenle refah devletinin tek tipleştirici ve tüketimci anlayışlarından kaçınmak, ama sosyal politikalarla toplumsal yaşamı onarmak en önemli önceliğimiz olmalıdır. Bu amaçla:
• Yurttaşlık ücreti uygulanarak sadaka ekonomisinin yerine adil bir temel gelir konulmalıdır.
• Herkes için kamusal sağlık ve sosyal güvenlik sistemi getirilmelidir.
• Herkes için sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkı sağlanmalı, çalışma koşulları iyileştirilmeli, insani çalışma saatleri ve adil ücretler için emekçilerin mücadele yolu açılmalıdır.
• Engelli, hasta ve yaşlılara toplum içinde sosyal destek sağlanmalıdır – kurumlara kapatarak değil.
Bu toplumsal onarımın gerçekleşmesi ekonomik sistemde bazı önemli dönüşümleri kaçınılmaz kılar. Sermaye ve aşırı tüketimin vergilendirilmesi, haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi yoluyla istihdama katkı, işsizlere sosyal işlerde istihdam sağlanması bunlar arasındadır.
b. Ekolojik onarım: Doğaya büyük çaplı müdahalelerin yarattığı yıkımı onarmak son derece zordur. Ama bu yıkım artık öyle bir düzeye gelmiştir ki, kalanı korumak da yetmiyor, onarmak gerekiyor. İnsanlığın yüz yılda neredeyse yarısını yok ettiği biyolojik zenginliğin bir kısmının geri kazanılması, doğal yaşam alanlarının genişletilmesi, büyük barajlarla akışı bozulan nehirlerin yatağına geri döndürülmesi, kıyıların eski haline getirilmesi, tahrip edilen ormanların doğal olarak yeniden oluşabileceği yerlerde yerleşimlerin ve tarımsal faaliyetin sınırlanması, sera gazı salımlarının durdurulmasını, böylece iklimsel istikrarın bir ölçüde de olsa restorasyonunu sağlayacak yollar. Bütün bunlar aynı zamanda büyük ölçekli ekonomik faaliyetlerdir ve ekonomiyi canlandırarak istihdam da yaratacaklardır. Ekolojik yıkımın durdurulması için aynı zamanda su ve diğer ortak mallar kamuya ait olarak korunmalıdır.
7. SONUÇ
İnsanın ve doğanın sömürüsünü reddeden bir ekonomik düzen sadece zorunlu değil, aynı zamanda mümkündür. Bu düzen ancak yeşil düşünceyle kurulabilir.
1- GİRİŞ
Ekonomi üzerine eleştirel bir konuşma yapmanın en zor yanı, olmasını istediğiniz ya da olması gerektiğini düşündüğünüz durumla, olmasının mümkün olduğunu düşündüğünüz durum arasında bir seçim yapma zorunluluğu hissetmenizdir.
Birincisinin, tercihinize göre değişmekle birlikte, sizi mevcut sistemin dışında bir yere götürme ihtimali oldukça yüksektir. Bu durumda oraya nasıl gideceğinizi, ya da oraya varmanın mümkün olduğuna nasıl emin olduğunuzu tarif etmeniz gerekir. Aksi takdirde sadece eleştirmiş, şikayet etmiş, ajitasyon yapmış, hatta düpedüz hayal kurmuş olarak görülürsünüz.
Ancak ikinci durumda işiniz daha da zordur. Çünkü olması mümkün olanı aramaya başlayan eleştirel bir gerçekçilik, çoğunlukla mevcut durumun barındırdığı kesin kabullerin değişmez olduğu varsayımından yola çıkar. Böylece vardığınız çözüm önerisi içinden çıkmaya çalıştığınız sorunu ağırlaştıran bir hale gelebilir. İşin kötüsü, var olan kabullerin değişmez olduğu inancını taşıyan çoğunluğun, varmak istedikleri sonuçlar arasında dağlar kadar fark olan, bütünüyle farklı fikirlere sahip olan kişilerden ve insan gruplarından oluşmasıdır.
Bir sisteme isim vermek, sistemin işleyiş kurallarını tarif etmek, ya da iyileştirmekten, alternatifler önermekten veya yıkmaktan söz etmek önemlidir. Ama daha önemli olan, sisteme alternatif olarak geliştirdiğiniz düşüncelerin, hatta var olanın yerine koymak istediğiniz düzenin aynı kesin kabullere dayanıp dayanmadığını sorgulamaktır. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılları belirleyen kapitalizm-sosyalizm ayrımına biraz da böyle bakmak gerekir. Ve yeşil politika biraz da bu alternatif bakıştan çıkmış sayılabilir.
Ben bu konuşmada en çok bu değişmez gibi görünen kesin kabulleri sorgulamak istiyorum. Ama ondan önce kriz konusuyla ve çözüm yollarıyla neden ve nasıl ilgileniyoruz kısaca bu soruyu yanıtlamayı deneyeceğim. Konuşmamın sonunda ise sözü Türkiye’ye getireceğim ve bu kesin kabulleri reddeden ve aslında tam da bu yüzden uygulanabilir ve anlamlı düzeyde işe yarar olduğunu iddia edeceğim yeşil çözüm önerilerini dile getirmeye çalışacağım.
2- KRİZ
Mevcut ekonomik sistem, yani küresel kapitalizm, krizlerle sarsılıyor.
Bu noktada ilk görmemiz gereken şey, sistem krizlerle sarsılırken, sarsıntı yaşayanların o sistemin içinde yaşayan, ya da yaşamak zorunda bırakılan gerçek insanlar olduğudur. Bir kriz var olan sistemi yıkar, ya da ciddi bir hasar verirse, yerine gelecek olan ekonomik sistemin bundan daha iyi bir şey olacağını ancak umut edebilirsiniz. Adınız gibi emin olmanız gereken şey ise yıkıntının altında kalanların yine gerçek insanlar, özellikle de emekçiler ve yoksullaştırılanlar olacağıdır.
Mevcut krizin nasıl aşılacağını konuşurken, hayali bir gezegende geçen hayali bir hikâyeden değil, yeryüzünde yaşayan 7 milyara yakın insanın hayatından ve geleceğinden söz ediyoruz. İşte bu nedenle krizlerin hiçbir açıdan fırsat falan olmadığını, sistemin insanları işsiz bırakan, daha fazla insanı açlığa ve kötü yaşam koşullarına mahkûm eden ve yoksullaştıran tıkanma noktaları olduğunu görmemiz gerekiyor. Bu durumu iyi anlayıp çözüm yolu aramak, mutlaka sistemi kurtarmaya çalışmak değildir; aslında insanlığı kurtarmaya çalışmaktır.
Bu önemli bir tartışma. Çünkü bugün kapitalist sisteme muhalif olan kesimlerin bazılarında, krize yönelik çözüm önerilerine karşı refleks bir şekilde tepki verme eğilimi gözleniyor. Çözüm önerilerinin kapitalizmi kurtarmaya çalıştığı söyleniyor. Doğrudur, eski sistemi restore etmeyi ya da sorunu sistem içinde kalarak aşmayı amaçlayan çözüm önerileri çok sayıdadır. Ancak kapitalist sistemin soyut bir kurtuluşu yoktur. Tıpkı soyut bir şekilde yıkılması mümkün olmadığı gibi… Bu nesnel bir durumdur, bir niyet meselesi değil. Ve sistemin dışında bir çözümü arzuluyor ve hayal ediyor da olsak böyledir.
Karl Marx, kapitalizmi kriz yaratan bir sistem olarak tarif ettiğinde krizlerin sistemin çökmesine yol açacağını söylemedi. Marx, kapitalizmin neden ve nasıl kriz yarattığını anlattı ve kriz sonucunda işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini düşündüğü devrim durumundan bahsetti. Bugün 150 sene öncesinden farklı olarak kapitalizmin kriz yaratan bir sistem olduğundan kimsenin kuşkusu yok. Buna kapitalistler ve klasik liberalizmi savunanlar da dâhil. Öte yandan Marx’ın beklentisini paylaşan, yani bu krizlerin kapitalizmin yeni ve adil bir sistemin kurulmasına yol açacak bir şekilde tarihe karışmasını sağlayacak bir politik dönüşümün başlatıcısı olmasını arzu eden de çok insan var. Ancak bu beklentiye ya da umuda sahip olmak ve bu politik durumu bugünden inşa etmeye çalışmakla, sistemin krizlerle birlikte çöküşe doğru gittiğine inanmak ve bu durumu düzeltmeye çalışmanın “düşmanın” eline koz verdiğini sanmak arasında büyük fark vardır. Birincisinin gerçekçi bir durum tespitini gerekli kılan bir politik hareket yaratmakla sonuçlanması gerekir. İkincisi ise iç sıkıntısı yaratır ve nihilizme sürükler.
Kapitalizmin krizlerini anlamaya çalışan iktisat ve politika alanlarının, sistemi korumaya ve sürdürmeye çalışanlarla, yıkılmasını ve dönüşmesini isteyenlerin çok önemli ortak yanları var. Asıl konumuzu da bu oluşturuyor. Bunlar konuşmamın başında sözünü ettiğim iki önemli kesin kabuldür.
Kesin kabuller rahatlatıcıdır. Üzerinde durup kendinizi güvende hissedeceğiniz bir zemin sağlarlar. Çünkü kesin kabuller tarihsel olarak kısa sürelidir, ama bir kuşak, hatta bir insan hayatı için oldukça uzun süre geçerliğini korurlar. İnsanların ihtiyaç duyduğu güvenlik duygusunu modern dönemin temel ideolojisini ayakta tutan bu kesin kabuller sağlar. Öte yandan kesin kabuller kısıtlayıcıdır. Özgür ve eleştirel düşüncenin önündeki en önemli engeldir. Tarihsel olan durumlar metafizik gerçeklere dönüştürülür ve insanlık kendi kurduğu tuzağın içine düşer. Bu nedenle kesin kabulleri sorgulamak özgürleştiricidir.
3- KESİN KABULLER
Mevcut ekonomik sisteme dair en önemli kesin kabul modern dönemlere özgü ilerleme ideolojisinden kaynaklanır. Buna kapitalist sistemin büyüme, çoğalma ve yayılma eğilimi eşlik eder. Sonuç büyümeye, kalkınmaya ve yükselmeye dair ortak inançtır. Tıpkı olimpiyatların sloganındaki gibi: Citius, Altius, Fortius… Daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü…Bu konuya daha sonra yeniden geleceğiz.
İkinci kesin kabul, adı ve modeli ne olursa olsun, içinde yaşadığımız ekonomik sistemin üzerinde yükseldiği verili durumun, yani yeryüzünün, yani toprağın, suların, atmosferin ve bunların birbiriyle olan ilişkilerinin uzun erimde değişmez olduğu fikridir. Yani doğanın ve doğanın işleyişinin insan müdahaleleri için çok büyük olduğu ve insan baskısıyla gerçek anlamda varlık nedenini yitirmeyeceği fikri... Aslında çok derin felsefi ve dinsel içerimleri olan bu düşünceyi biraz daha iktisadi terimlerle açıklamaya çalışabiliriz.
Kapitalist üretimi açıklayan üretim döngülerinde (Şekil 1) emek gücü ve üretim araçlarının tıpkı bir kimyasal tepkime gibi bir araya gelip ürün olarak metanın ve kârın ortaya çıktığını görürüz.
Şekil 1 – Üretim döngüsü: P= Para, M= Meta, Ü= Üretim, EG= Emek gücü, ÜA= Üretim araçları
Bu denklemde en önemli değişken girdi işçinin emek gücü olarak görülür. Kaynak ve hammaddenin de dâhil olduğu üretim araçlarının sahibi ise kapitalistler veya bürokratlardır. Bu denklemde üretim araçlarına dâhil olan kaynak ve hammaddelerin miktarı değişir, fiyatı değişir, mülkiyeti ve kullanım biçimi değişir, ama varlık nedeni değişmez. Yani varlık nedeni olan doğa sabit kabul edilir. Çünkü doğa bu üretim döngüsünün dışındadır. Çevre ekonomisinin başarısı olarak bir maliyeti olduğu kabul edildiğinde, yani, bir nevi içselleştirildiğinde bile dışsaldır. Çünkü sonuçta hep orada olduğu varsayılır. Tıpkı standart kimyasal bir tepkimenin Normal Şartlar Altında gerçekleşmesi gibi…
Ekonomik kriz ya da durgunluk, tüketimin azalması, bu nedenle üretimin kısılması ve istihdam olanaklarının azalması, yani işsizliğin artışı olarak tarif edilir ve ortaya çıkmasına neden olan bütün olası sebepler bu basit üretim döngüsünün içinde yer alır. Kâr oranlarının düşmesi, denetlenemeyen finansal araçlar, vb. Yani para ve emek… Doğa ise bu noktada sadece hammadde arzındaki dalgalanmada oynadığı kısa vadeli rol nedeniyle anılır. Dolayısıyla ekonomik kriz durumlarının analizinde ihmal edilebilir öneme sahiptir.
İşte doğanın bu şekilde dışsallaştırılması, bugün içinde yaşadığımız ekonomik krizin çözümüne dair bir anlayış sahibi olmamızı imkânsız hale getiriyor. İçinde yaşadığımız ekonomik krizin tetikleyici nedeni doğanın krizi veya ekolojik kriz olmasa bile, mevcut durum ekolojik yıkımla öylesine iç içe geçmiştir ki, bu bağlantıyı azımsayan indirgemeci bir analiz felaketi hızlandırmaya neden olacaktır.
Tüketimin azalması ve işsizliğin artması ile tanımlanan krizlerden çıkmanın yolu doğal olarak tüketimin, dolayısıyla üretimin arttırılması ve istihdam yaratılması olarak tanımlanıyor. Bugün de yapılan budur ve tartışılan sadece bu çözümün mekanizmasıdır. Oysa içinde bulunduğumuz kriz, dediğim gibi ekolojik krizle iç içe geçmiştir, artık kapitalizmin ve kapitalizmi mümkün kılan modern Batı uygarlığının kurulmasını sağlayan doğal durumun ortadan kalktığı bir zamana ve duruma rastlamıştır. Uygarlığın, tarım toplumunun, modernleşmenin, bilimsel gelişmelerin ve endüstriyel kapitalist toplum biçiminin ortaya çıkmasını sağlayan en önemli şart olan on bin yıllık iklim istikrarının, biyolojik zenginliğin, hatta uzamın, kısacası “insan dostu” doğa durumunun sonuna gelmiş durumdayız. İklim istikrarını ortadan kaldıran da bu istikrar durumu sayesinde insan tarafından yaratılan sanayileşmedir: İşte diyalektik!
Dolayısıyla üretim araçlarını ve kaynakları oluşturan şartların ortadan kalkması sadece hammadde fiyatlarını arttırmakla kalmayacaktır. Üretim sürecinin kendisi, asıl bileşen olarak denklemde yer alan emek gücü olsa da, olmasa da, para ya da sermaye birikimi olsa da olmasa da, ve üretim araçlarının mülkiyeti kapitalistlerde olsa da, olmasa da durma noktasına gelecektir.
Bugün bu sürecin erken kanıtı olarak tarımsal üretimin istikrarlı biçimde azalmasını görüyoruz (Şekil 2).
Şekil 2: Tarımsal üretimde 20. yy’ın sonunda başlayan hızlı düşüş eğrisi. 2050’ye kadar düşüş hızlanacaktır.
Ama durumu tarım üretimiyle sınırlamak bile iyimser bir hayalcilik olacaktır. İklim göçleri, afetler ve bunlara eklenen siyasi istikrarsızlık süreci hem kaynaklara ulaşmayı, hem de üretim sürecinin kendisini, yani üretimin anlamlı bir büyüklüğe ulaşma ihtimalini ortadan kaldırabilir. Bugün yaşamaya başladığımız küresel ekonomik kriz, işte bu iklim krizinin ve ekolojik krizin bir araya gelmesi nedeniyle 1929 krizinden bambaşka bir krizdir. Şu anki kriz ilk ve tektir. Sadece daha büyük olduğu veya dünya daha küresel olduğu için değil. Dünya artık başka bir dünya olduğu için.
Doğanın üretim sürecinde dışsal olduğu yolundaki kesin kabulümüz nedeniyle içinde bulunduğumuz derin ekolojik krizin sistemi tahrip eden etkisini kavrayamıyor ve iktisadi terimlere tercüme edemiyoruz. Bu nedenle hala eksik tüketimi daha fazla talep yaratarak aşmaya çalışıyoruz. Daha fazla talep daha fazla üretim, daha fazla üretim doğanın daha büyük bir hızla yıkımı, ayrıca daha fazla tüketim daha fazla toplumsal yıkım getirecektir. Bu nedenle bu krizi ekonomik sistemi ya da kapitalizmi değil, bütün bir insan uygarlığını ve varoluşu tehdit eden tarihsel bir kriz olarak görmek zorundayız. Yani önce krizi tarif etmekte kullandığımız varsayım ve tanımları terk etmemiz gerekir. Tarif biçimini terk edersek, daha az tüketim ve daha az üretime dayalı, toprağa yakın ve doğayı koruyan ekolojik bir çözümün krizi derinleştireceği saplantımızdan kurtulur, bu krizin ancak böyle bir ekolojik çözümle üstesinden gelebileceğimizi anlamaya başlayabiliriz.
Peki, klasik yöntemler mevcut krizi aşmayı sağlamayacak mıdır?
Hayır, kriz aşılmayacaktır ve tam tersine kısa vadede göstergeleri düzelterek krizi derinleştirecektir. Çünkü düzelen göstergeler şu anlama gelecektir:
- Daha fazla nüfus artışı, bu nedenle daha fazla tüketim ve üretim ihtiyacı
- Daha fazla üretim için daha fazla fosil yakıt tüketimi ve fosil yakıt kaynaklarının daha fazla kıtlaşması
- Bu iki durumu daha yüksek teknolojiyle aşma telaşı - ki bu da kıtlığı arttıracaktır.
- Daha fazla tüketim… Böylece tüketim toplumunun toplumu parçalayarak, toplumsal yapıyı tahrip ederek büyümesi…
- İklim değişikliğinin hızlanması (üstelik üretim süreci görece karbonsuzlaşsa da iklim değişikliği hızlanacaktır, çünkü üretim ve tüketim azalmadığı sürece endüstriyel sistemin iç mantığı gereği karbon emisyonu anlamlı oranda azalmayacaktır).
- Kuraklık, açlık, siyasi istikrarsızlık, şiddet, savaşlar. Ve toplumsal yıkım…
Krizin derinleşmesinin garantisi bu krizin de asla kendisine benzemeyen önceki krizlere benzer yöntemlerle aşılmaya çalışılması olacaktır.
4- BÜYÜME
Büyüme fikri tarihin tek yönde ilerlediği düşüncesine bağlıdır. İnsan nüfusunun artması ve yayılmasının ekonomik sistemin büyümesini gerektirdiği varsayımı matematik değil ideolojik bir varsayımdır. Çünkü nüfusun azaldığı veya sabit kaldığı durumlarda da küçülme veya gerilemeden bahsedilmez. Her durumda, nicelik olarak büyüme olmayacaksa, ölçek olarak büyüme tercih edilecektir. Geri dönmek değil, mevcut durumu aşmak tercih edilecektir. Biyolojik metaforda ölüme doğru gidiş bile ileriye doğru bir yön taşır.
İşte bu nedenle ekonomik büyümenin doğa üzerinde yarattığı baskı görünmez. Ancak sürdürülebilir kalkınma gibi ideolojiler yoluyla, yarattığı yıkımın gizlenmesi sağlanır. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu sonradan sanayileşen ülkelere dayatılan ve bu ülkelerin de aynı ideolojik kabuller nedeniyle içselleştirdiği büyüme ve kalkınma temrinleri sorgulanmaz bir hal alır.
Kalkınmanın ve büyümenin, dolayısıyla doğanın daha fazla yıkımının ve ekolojik krizin derinleştirilmesine neden olan diğer bir anlayış insanın doğa içindeki yerinin ayrı ve diğer canlılardan üstün olduğu, böylece insanın doğa üzerinde sınırsız tasarruf hakkı olduğu inancıdır. Bu inanç sürdüğü sürece insanın doğa üzerindeki müdahalesi belki inceltilebilir, ama asla azaltılamaz. İnceltme daha ileri teknoloji yoluyla yapılır. Daha ileri teknoloji de gerçekte doğa üzerindeki müdahaleyi yoğunlaştırır, çünkü insanın doğa üzerindeki egemenliğini arttırır. Tarih ideolojiden bağımsız akmaz…
Yeşil düşünce, çıkışındaki iki önemli nitelikle bu anlamda fark yaratmaktadır:
1- Doğa üzerindeki sınırsız insan egemenliğini ve insanın doğaya müdahale biçimini ve anlayışını sorgulayan ekolojist bakış açısı ile…
2- Ekolojik krizi ve iklim değişikliğini ortaya çıkaran ekonomik büyüme ve kalkınma anlayışına, endüstriyalizme, teknolojiye ve tüketim toplumuna karşı bir tepki olarak ortaya çıkışıyla…
Yeşil düşünce öncelikle kesin kabulleri sorgular, geçersizleştirir ve böylece krizleri aşamaya çalışırken derinleştirme tuzağına düşmememiz için bize yol gösterir.
5- TÜRKİYE
Türkiye’nin ekonomik durumunu ele alırken küresel ekonomik sistemle olan bağların yanı sıra Türkiye’ye özgü bazı önemli noktaları vurgulamak gerekir. Bunlar hem tarihsel olarak Türkiye’nin kendine özgü koşullarından, hem de son yıllarda iyice artan yanlış politik tercihlerden kaynaklanmıştır. Türkiye’yi bir parçası olduğu, nüfus ve ekonomik büyüklük olarak en büyük 20 ülke arasında yer aldığı küresel endüstriyel kapitalist sistem içinde konumlandırırken şu noktaları özellikle saptamalıyız:
1- Türkiye ekonomisi fosil yakıt bağımlısıdır. Endüstriyi ve yaşam biçimini belirleyen en önemli ekonomik etkinlikler olan enerjinin üretildiği ve yoğun biçimde kullanıldığı alanlara bakıldığında Türkiye ekonomisinin giderek artan bir hızla fosil yakıtlara, yani petrol, kömür ve doğal gaza bağımlı hale geldiği görülmektedir. Bu durum Türkiye’nin küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını salım miktarını hızlı biçimde artırmakta ve Türkiye’yi sanayileşmiş ülkeler arasında iklim politikalarını uygulaması güç ülkeler arasına hızla sürüklemektedir. Örneğin bugün toplam elektrik enerjisi üretiminin %25’i kömürden, %50’si doğal gazdan olmak üzere %75’i fosil yakıtlardan sağlanır. Ulaşımın ise %90’dan fazlası doğrudan petrole bağımlıdır. Bunun nedeni 1980 sonrası hızlı ekonomik büyüme döneminde kömürlü termik santral yatırımlarının ve 1990’larda da sadece evsel ısınmada değil elektrik üretiminde de doğal gazın payının hızla artması, otomotiv ve otoyol inşaat sektörlerinin de ekonomiyi büyüten öncü sektörler haline getirilmesidir.
Bu fosil yakıt bağımlılığı nedeniyle Türkiye 1990’dan bu yana sera gazı emisyonlarını en hızlı arttıran dünya ülkesi olmuştur: 2007 yılında 372 milyon tonla 1990’ın tam %119 üzerinde. Kişi başı emisyon 5,3 ton ile dünya ortalamasının çok üzerine çıkmıştır. Eğer bu eğilim sürerse kişi başı emisyon 2012’de Avrupa ortalamasını aşabilir: 6,5-9 ton. Sadece 11 yıl sonra, 2020’de ise 9,5-22 ton gibi korkutucu bir rakam beklemekteyiz.
Bu nedenle Türkiye Kopenhag sürecinde bütün diğer sanayileşmiş dünya ülkeleriyle birlikte istese de istemese de azaltmak zorunda kalacağı sera gazı salımlarını indirmekte güçlük çekecektir. Üstelik şu anda hükümetin 47 yeni kömürlü termik santrala lisans verdiği düşünülürse Türkiye’nin nasıl bir çıkmaza sokulduğu görülebilir.
Öte yandan Türkiye kuraklık, nehir debilerinin ve tarımsal üretim kapasitesinin düşmesi nedeniyle orta vadede Avrupa’da küresel ısınmadan en ağır biçimde etkilenecek olan ülkedir. Yani Türkiye mevcut iklim düşmanı politikalarını sürdürürse dünyaya değil, öncelikle kendi topraklarına zarar verecektir (Şekil 3).
Şekil 3 – İklim değişikliğinin mevcut durum ve projeksiyonlar (sıcaklık artışı, yağışlardaki düşüş, nehir debilerinde azalma ve nem azalması) ile ilgili bütün Avrupa haritalarında Türkiye, İspanya ile birlikte en büyük tehdit altındaki ülke olarak görülmektedir.
2- Türkiye büyüme, kalkınma ve tüketim saplantısı içindedir. Ekonomik büyümeye endekslemek daha önce de belirttiğim gibi kapitalizmin içsel niteliklerinden biridir. Büyümeyen bir ekonominin bazı istisnai örnekler dışında başarısız, hatta kriz içinde olduğunun kabul edildiğini biliyoruz. Ekonomisini tarımdan ve geçimlik ekonomik faaliyetlerden uzaklaştırıp tamamen sanayiye ve küresel ticarete bağlayan ülkelerde bu kaçınılmaz hale gelir. Ancak Türkiye bu kesin kabulün ötesinde bir büyüme ve kalkınma saplantısı içindedir. Bunun çeşitli tarihsel nedenleri olabilir. Batı sisteminin içinde yer alan, ama Avrupa’nın tersine geç ve yukarıdan modernleşen Türkiye hiçbir zaman tam anlamıyla bir sömürge olmadı. Ama önce imparatorluğun son yıllarında 20. yüzyılın başlarında, ardından da İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizmi yeni büyüme dalgaları içerisine girdiğinde dönemin yeni emperyalizmi olan kalkınma ideolojisinin etkisine fazlasıyla girdi ve o yılların ekonomik doğruları Türkiye’de tabana yayılan bir kesin kabul haline geldi. (“fabrika olsa iş olur”, “su akar, türk bakar”). Büyük ölçeklerin, hızın, doğaya ağır müdahaleler gerektiren yatırımların ekonomik gelişmenin tek yolu olduğu ve arzu edilir hale geldiği dönem önce 1950’lerde, sonra da 1980 sonrası dönemde atak yaptı. Halen de doğayı mutlaka insan yararına ve radikal olarak dönüştürme anlayışı hem bütün siyasi hareketleri hem de halkın büyük kesimlerini içine alan ağırlıklı bir ideolojidir. Muhtemelen Türkiye’de milliyetçilikten sonra en yaygın ortak ideoloji budur.
3- Uzun yıllar süren otoriter ve milliyetçi yönetim anlayışları yenilenmenin önünü tıkamıştır. Türkiye’de yenilenme, atılım ve açılım denince genelde akla ya sanayi yatırımları, ya ihracat sıçraması, ya da özelleştirme gelir. Bunun soldan alternatifi bile sanayileşmeyi ve kalkınmayı önceler - bölüşüme ve mülkiyet ilişkilerine farklı baksa da... Türkiye’nin modernleşmesinden başlayan ve cumhuriyet döneminin bütününe yayılan askeri vesayet, paternalizm ve milliyetçilik sorgulanamayan değişmez doğruları toplumun bütün sınıflarına kabul ettirirken, yeni ve farklı olanın hayal edilmesinin önünü başarıyla kesti. Düşünce özgürlüğüne sadece bir insan hakkı olduğu için ihtiyacımız yok. Düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğü yaygın bir “alışkanlık” olmadığı sürece eleştirel akıl ortaya çıkamıyor, yenilenmenin önü sürekli tıkanıyor. Bu durumun Türkiye’nin ekonomik ve sosyal düzenindeki tıkanmayı anlamak için de bir veri olduğunu düşünüyorum.
4- Türkiye küresel ekonomik sisteme olan entegrasyonu nedeniyle krizlere açıktır. Küresel sermayenin Türkiye ekonomisindeki rolünün başat hale getirilmesi ve ekonomik istikrarın Batı’daki gibi tamamen sanayi, ticaret ve turizme endekslenmesi – dolayısıyla tarım ve geçimlik ekonominin ikinci, üçüncü plana atılması – merkez ülkelerden başlayan küresel endüstriyel krizlere karşı Türkiye’yi fazlasıyla kırılgan hale getirmektedir.
6- ÇIKIŞ
Türkiye’de ekonomik krizden gerçek çıkış yolu kesin kabulleri reddetmekten ve küresel ekonomik sistem içinde eski düzenin kabullerine sığınarak akıntıya kapılmayı bırakıp kendine bir alan açmaktan geçiyor. Bizim ekolojik sıçrama da dediğimiz bu yaklaşım, küresel sistemden çıkmayı gerektirmez ve izolasyoncu bir politika anlamına gelmez. Ama Türkiye’nin kendi sistemi içinde yeşil politikaları uygulamasını ve bu anlamda bir model olmasını beklemeyi küresel mücadele ilkesine uygun görüyorum. Kaldı ki bu ilkelerin dünyanın küresel krizlerden çıkmak için benimsemek zorunda olduğu ilkelerden fazla bir farkı yoktur.
Çözüm önerilerini dört ana başlıkta topluyorum:
1- Büyüme, kalkınma ve ilerleme ideolojisinin reddi – Büyüme değil denge.
2- Tüketime, aşırı üretime, hıza ve doğanın yıkımına değil, sade yaşama, küçük-toprağa yakın üretime, yavaşlığa, daha fazla yerel ürünlere ve doğanın korunmasına dayanan bir ekonomi anlayışı – yani mevcut yaşam biçimini ve ekonomik gidişi sürdürürken yapılacak tasarruflar değil, kesin kabullerin değiştirilmesi yoluyla ekonomik ölçeğin, tek tip ekonomik etkinlik modelinin ve dolayısıyla denge durumunun değiştirilmesi
3- Kısa vadede krizi yeşil yeni düzen anlayışıyla yönetmek – Yeşil işlere, enerji verimliliğine, organik tarıma, karbonsuz enerji ve ulaşım sistemlerine yatırım yapılmasını sağlamak. Ancak yeşil yeni düzenin içeriğini eski düzeni sürdürmek ve restore etmek için ya da sermaye birikimini hızlandırmak için kullanamayız. Ölçeği küçültmek, şirket egemenliği yerine toplumsal ve kamusal bir anlayış getirmek zorundayız. Uzun vadede kapitalizmin dışında bir ekonomik sistemi hayal edilebilir kılmanın yolu, bugün ekolojik politikalarla sistemin altyapısını bütünüyle değiştirmekten geçiyor. Büyük, fosil yakıta bağımlı ve aşırı tüketimin aptallaştırdığı bir toplumsal sistem yıkılmaz, ancak parçalanır.
4- Onarım ekonomisi – Bu kavram bir yandan sözünü ettiğim yeni ekonomik anlayışa geçerken, bir yandan da endüstriyel sistem tarafından tahrip edilen toplumsal yapının ve ekolojik dengenin mümkün olduğunca onarılmasını ve kurulacak olan yeni ekonomik etkinliklerin yönelimini değiştirmeyi amaçlıyor. Bu durum bugünkü iktisadi anlamıyla büyüme olmadan, yaşam kalitesinin, toplumsal ilişkilerin ve doğanın düzeltilmesini hedefleyecek ve bir anlamda ekonomik canlanma anlamına gelecektir. Onarım ekonomisinin iki boyutu vardır: Toplumsal onarım ve ekolojik onarım.
a. Toplumsal onarım: Sosyal politikalar sadece insan hakları açısından değil ekonomik açıdan da zorunludur. Sanayileşme ve maddi kalkınmaya endeksli ekonomik anlayış insanı sadece ucuz emek gücü ve tüketici olarak görmüş, halkın büyük kısmını geri dönüşsüz biçimde yoksullaştırmış, yerinden yurdundan koparmış, geleceğinden ve geçiminden emin olmadığı bir güvensizlik atmosferine sokmuş, sadece ekonomik değil, psikolojik olarak da yoksun bir duruma sürüklemiştir. Bu nedenle refah devletinin tek tipleştirici ve tüketimci anlayışlarından kaçınmak, ama sosyal politikalarla toplumsal yaşamı onarmak en önemli önceliğimiz olmalıdır. Bu amaçla:
• Yurttaşlık ücreti uygulanarak sadaka ekonomisinin yerine adil bir temel gelir konulmalıdır.
• Herkes için kamusal sağlık ve sosyal güvenlik sistemi getirilmelidir.
• Herkes için sendikalaşma, toplu sözleşme ve grev hakkı sağlanmalı, çalışma koşulları iyileştirilmeli, insani çalışma saatleri ve adil ücretler için emekçilerin mücadele yolu açılmalıdır.
• Engelli, hasta ve yaşlılara toplum içinde sosyal destek sağlanmalıdır – kurumlara kapatarak değil.
Bu toplumsal onarımın gerçekleşmesi ekonomik sistemde bazı önemli dönüşümleri kaçınılmaz kılar. Sermaye ve aşırı tüketimin vergilendirilmesi, haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi yoluyla istihdama katkı, işsizlere sosyal işlerde istihdam sağlanması bunlar arasındadır.
b. Ekolojik onarım: Doğaya büyük çaplı müdahalelerin yarattığı yıkımı onarmak son derece zordur. Ama bu yıkım artık öyle bir düzeye gelmiştir ki, kalanı korumak da yetmiyor, onarmak gerekiyor. İnsanlığın yüz yılda neredeyse yarısını yok ettiği biyolojik zenginliğin bir kısmının geri kazanılması, doğal yaşam alanlarının genişletilmesi, büyük barajlarla akışı bozulan nehirlerin yatağına geri döndürülmesi, kıyıların eski haline getirilmesi, tahrip edilen ormanların doğal olarak yeniden oluşabileceği yerlerde yerleşimlerin ve tarımsal faaliyetin sınırlanması, sera gazı salımlarının durdurulmasını, böylece iklimsel istikrarın bir ölçüde de olsa restorasyonunu sağlayacak yollar. Bütün bunlar aynı zamanda büyük ölçekli ekonomik faaliyetlerdir ve ekonomiyi canlandırarak istihdam da yaratacaklardır. Ekolojik yıkımın durdurulması için aynı zamanda su ve diğer ortak mallar kamuya ait olarak korunmalıdır.
7. SONUÇ
İnsanın ve doğanın sömürüsünü reddeden bir ekonomik düzen sadece zorunlu değil, aynı zamanda mümkündür. Bu düzen ancak yeşil düşünceyle kurulabilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)